15.8.09
Dağların Kanatları...
Kulaklarımda rüzgar uğultusu, Ildırı’nın tepelerinden birinde yürümekteyim her akşam.
Ege denizine serpilmiş irili ufaklı adacıklar Sakız Adası’nın ardından batmakta olan güneş sayesinde günün herhangi bir saati görünebileceklerinden daha güzel görünüyorlar...

Belli ki tüm bu adacıklar bir zamanlar dağdılar, tepeydiler. Sonra teklifsiz tuzlu sular ile sarıldılar. Başını suyun üstünde tutacak kadar uzun olanlar baki kaldı.

Ancak bunun bedeli eski adlarını unutmak, yeni bir ada sahip olmaktı... Heybetli “dağ” adını bırakıp yalnız “ada”lar oldular onlar. Ve tıpkı insanlar gibi, yan yana görünüp tek başına kala kaldılar. Daha da kötüsü, bulutlar tarafından terk edilmeleriydi.


Derler ki, “bulutlar dünyanın kurduğu hayallerdir,” ve yine derler ki dağların çok eskiden kanatları vardı, canları istedi mi vurup kanatlarını oradan oraya uçar, büyük gürültülerle yeryüzünün bir başka köşesine konarlardı. Bu pervasız özgürlüğe kızan Zeus, kesiverdi bir gün dağların kanatlarını. Ve işte ondandır o gün bugündür bulutların dağlara dağlara doğru yanaşması....


Kanatsız, dolayısıyla hayalsiz kalmış adalar bunlar işte... Lakin yine de güzeller çok. Güzellilkleri dinginliklerinden geliyor. Herşeyi olduğu gibi kabul etmişliklerinden. Doğayı sevmemek elde değil, ağzı dili olmadan da bir şeyler öğretebildiği için ve tüm öğretilerinin ana fikri huzur olduğu için elbette...
 
posted by Binnur A. Ö. at 15:29 ¤ Permalink ¤ 1 comments
5.5.09
Dişi Kuş Manyak mıdır?

Gönüllü olarak işten ayrılan bir arkadaşım çok değil birkaç gün içinde pes ettiğinde bana şöyle demişti.

“Yeter yahu, işte daha az yoruluyordum ben!”

Cümlenin gerisinde iş yerinde masasında oturup iş yaptığı, hatta çayının kahvesinin bile ayağına geldiği türü lakırdılar vardı. Oysa şimdi evde kıçı koltuk görmüyordu. Evin o köşesinden o köşesine savruluyor, üstelik çok afedersiniz ama terkettiği proje müdürlüğünü arattıracak bir şekilde evde sadece kıçımın müdürü oluyordu.

Bu son cümle tamamen bana ait. Yani o kendisini elbette bu şekilde aşağılamadı. Ama ben onun nezdinde, tüm kadınların adına, tüm kadınlığı aşağılayarak yüceltmek istiyorum.

Genelde prenses sendromu diye adlandırabileceğim ev hariç hiçbiryerde küfretmeyen şahsım adına da sizden özür diliyorum. Fakat denizcilik terminolojisinde varolup da TRT iznine bile vasıl olan şu kelimeyi sarfetmeme izin verin lütfen “KIÇ’ımın müdürü”…

Bir ev kadını pek haksız bir şekilde böylesi bir sıfata layıktır dersek çok mu ileri gitmiş oluruz. Eh popomuz da vücudumuz adına en önemli ve şüphesiz en pis işleri yerine getirdiği halde her nedense organlar hiyerarşisinde en düşük seviyede bir yere layık görülmüştür. Oysa popo iyi iş görmese tüm hazım boş bir iştir, boşun da ötesinde haz değil ızdırap kaynağına döner. Ve nihai son: sistem çöker….

Ev de başlıbaşına bir canlıdır benim gözümde. Aynen insan vücudu gibi sürekli olarak dışarıdan bir şeyler alır içine, hazmeder – içselleştirir ve atıklarını der top eder, atar- dışşsallaştırır.

Fakat tüm bunları kızıma hamileyken bir yerlere bayıla bayıla not düştüğüm bir alıntıda olduğu gibi yapmaz; Alıntı şudur: “Hiçbir şey yapmadan otururken ben, bahar gelir ve otlar büyür kendiliğinden.”

Zira kadının (göreceli olarak) en az emek sarfederek gerçekleştirdiği üzerine düşen görevlerden biri de bebek veya hamileliliktir.

Hakkaten oturur beklersiniz, içinizde bir canlı oluşur. Oysa ki bebeğinizin şeker hamurundan bir şeklini yap deseler sadece kulağını şekillendirirken bile (şah )mat olursunuz.

Velhasıl ev dediğiniz yaşamayan “organizma” öyle değildir işte. “Şeyleri” kendi kendine içine almaz, ve kendi kendine onları atığa dönüştürmez.

Bir pazardasınızdır eliniz kolunuz dolu, gözünüz bir çocuğunuza bir pazarcının torbaya doldurduğu meyvelerin durumuna bakar olmaktan dönmüş durumda,
bir ocağın başındasınızdır, gözleriniz soğan yaşı dolu,

bir sakatlanmış dizinize rağmen yerlerdesinizdir elinizde bez,

bir tuvalet içine bakıyorsunuzdur pür dikkat elinizde domestos ve fırça,

bir hurçlar ve denkler altında eziliyorsunuzdur senede neden iki mevsim var düşünceleriyle,

bir elektirkli süpürgenin filtre kutucuğuna takılan havları temizliyorsunuzdur eşinizin iğrenen bakışları altında,

bir (her ne kadar canınız ciğeriniz de olsa) evladınızın poposuna eğilmiş bok temizliyorsunuzdur,

bir kokmuş çorapları topluyorsunuzdur yerden - öğretemedim şunlara kirli sepetini diye söylenerek,

bir ütü başındasınızdır –saatlerdir- kan ter içinde,

bir çöp bidonunun başındasınızdır çöpü atarken sıçrayan kediden ürkmüş,
bir
bir
bir

birikmişsinizdir ve biriktirmişsinizdir öfke nöbetleri esnasında ev ahalisini savuracağınız “pek nazik” sözleri içinizde…

Çünkü kendinizi kendiniz için yaşamıyor hissedersiniz bir süre sonra… Siz evin en gerekli ama yaptığı iş en hor görülen kısmısınızdır çünkü: Neydi? Evin poposu, evin popo müdürü, ya da kıçımın müdürü.


İşin kötüsü azılı bir şekilde karşı çıktığınız bu sistemin aslında neferisinizdir de….

Eşiniz bir gün size sorar.
“Neden her gün bu yatak örtülmek zorunda ki?”

Cevaplarsınız
“Çünkü burası bir bekar evi değil.”

!

Ve daha da kötüsü o kadar saygı duyduğunuzu sandığınız ev kadınlarını aslında kendinizin de hor gördüğünüzü farkettiğiniz andır.

Sigorta yok, maaş yok ama dünyanın en ağır işi dediğiniz ev kadınlığına ihanet eder bulursunuz kendinizi bir gün. O da çalışmayıp evde oturan kadınlara az çok da olsa üstten baktığınızı, “ay aman bu kadın bütün gün ne yapıyordur ki evde acaba?” dediğinizi fark ettiğiniz andır.

Ve bir savaş, yoldaşlarının birbirine arka çıkmadığı anda yenilgiyle bitmiştir zaten….



Not: BU yazı canımın içi Aslı’nın Bertrand Russel’dan yaptığı bir alıntı üzerine yazılmıştır.
 
posted by Binnur A. Ö. at 10:17 ¤ Permalink ¤ 4 comments
3.5.09
Gel gel gel
Eski yazılarıma baktım.
Ne çok konuşmuşum.
Az konuşmak en iyisi oysa. Kimsenin vakti yok karikatürün tamamını kaplayan konuşma baloncuklarını okumaya :)

Eh hayat bir karikatürler dizisi zaten . Yan odada uyuyan kızım incecik sesler çıkarıyor. Ve kolumun altında uyuyan kedim de.
Ben ise hamileliğimi hatırladım birden. Demişti ki kocam bana, "senin karnındaki bebek bir kilo pirinç ise ben de o pirinci taşıyan torbayı taşıyan adamım!"
Nerden mi çıktı?
Çok sevdiğim vladstudio sayfasında gördüğüm bu resimin yaptığı çağrışımdan....
 
posted by Binnur A. Ö. at 00:41 ¤ Permalink ¤ 1 comments
26.4.09
Bir çanta kaç kelebek kanadı çırpmasına bedeldir?

Gün içinde bana kalan zaman azaldıkça zaman talep eden işlere eğilimim o denli artıyor. Kimileri buna "işleyen demir ışıldar" mantığıyla yaklaşabilir. Gerçekten de öyle, işledikçe işleyesi geliyor insanın. Bu duruma tamamen tezat bir başka kavram var ki ona da "uyku uykunun mayasıdır" deyimi eşlik eder.


Bu ikinci durumu sadece kedilere yakıştırıyorum. Kedi severler bilir, kediler günde 16 saat kadar uyumazlarsa gözlerinin iç çevresi kızarır, böyle çipil çipil bakar insanın içinde acıma hisleri uyandırırlar.


Ancak biz kedi değiliz. Bize kedilerinki gibi 16 elbette değil ama 8 saat uyku bile sanki fazla.


Zaman akıp gidiyor ve "uyku uykunun mayasıdır" atasözüne "sıfıra sıfır elde var yine sıfır," atasözü pek güzel eşlik ediyor.


Oysa kalıcı değilsek kalıcı bir şeyler bırakmak için hep birşeylere zaman ayırmak gerekiyor.


İşte bu yuzden az önce eşimin eline bir fıstık çamı fidanı tutuşturdum. Bahçemizde artık cok dallanıp budaklanacak ağaçlara yer kalmadığı için dağlık bayırlık bir yerlere gidip dikmesini önerdim fidanı.


Giderken kızımızı da yanına aldı. Mevsimi geldiğinde tombik dutlarını yediği ve yedirttiği (ama benim bir türlü kendi gözlerimle göremediğim) yamaç dutlarından birinin yakınlarında fıstık fidanını toprakla buluşturmuşlar.


İnsanoğlu canına ot tıkamadığı sürece kimbilir (bizden sonra bile) kaç yıl yaşayacak fidan bir düşünün.


BU tür kalıcılık fikri son zamanlarda aklımı çok kurcalıyor. İnsanoğlunun tüm ilerlemesini bu düşünceye borçlu olduğunu düşünüyorum. (ve elbette- ve ne yazık ki tüm gerilemesini ve geriletmesini de)...


Geriletme derken kastettiklerimden biri doğanın gerilemesi. Geçenlerde bir yerlerde okudum buzul çağı bekleniyormuş. Umarım bu süreç evrenin zaman kavramına göre kısa olsa bile insanoğlunun zaman kavramına göre yüzlerce yıllık bir süreçtir (En iyisi hiç olmaması ya, eh bunu dilemek için de ona göre yaşamak gerek. Hangi birimiz küresel ısınma nedenlerinden olan klimalarımızdan, deodorantlarımızdan ve egzos gazı kaynağı arabalarımızdan vazgeçtik?)


Ve sonra kelebek etkisi diye bir şey var. Hani Amazonlarda bir kelebek kanat çırpsa Avrupa'da oluşacak fırtınaya başlangıç verirmiş türü bir söylem*... Bu durumda dünyanın gidişatını olumlu yönde etkileyecek bir kanat çırpışı yapma derdine düşmekte ne sakınca olabilir? Üstelik bu çırpış kalıcılık mabedinize bir çivi daha çakmak anlamına geliyorsa bundan iyisi can sağlığı değildir de nedir?


Daha net konuşmak gerekirse kesip biçerek, dikip birleştirerek var etmeye çalıştığım nesneler halkasına çantaları da ekledim. Şimdilik fikir bazında.


Çocukluğum örgüler örülen, dikişler dikilen, nakışlar yapılan evlerde geçmedi. Ortaokul yıllarında herkes matematikten fen'den korkarken benim tek korkulu rüyam ev ekonomisi dersleriydi. Sonradan ama çok sonradan keşfettim ben el işleri ile rahatlamanın kadına özgü bir şans olduğunu. Bazı işlerin de belli bir yaş sınırı oluyor, 30'undan sonra sana iş öğretecek kişi bulunmuyormuş meğer. Neyseki internet imdadıma yetişti. El yordamı bulduğum sayfalardan neler öğrendim neler. Sırada çantalar var. Günlerdir çanta nasıl dikilir araştırıp soruşturup duruyorum. Bu esnada bu hobime keyifle onay veren Aslı'yı da link bombardımanına tutuyorum. Hayalimiz Mayıs ayında günübirliğine bana geldiğinde en azından bir çantayı dikmek ve bitirmek.



PEki tüm bunların kelebek etkisi ile ne alakası var?

Biliyor musunuz kaplumbağalar denizlere savrulan poşet torbaları deniz anası sanıyorlarmış, ve elbette iştahla atıldıkları bu torbaları sindiremeyip ölüyorlarmış. Doğal dengede her canlının büyük önemi var. Kaplumbağa diyip geçmeyin. Alışveriş torbası yerine kendi diktiğimiz (ve işte bunu ben diktim - bu benim ürünüm diyebileceğimiz) bir çanta kullanmak kimbilir kaç bin kelebeğin kaç kanat çırpışına bedeldir.... :)




Dikmek isteyene link

Almak isteyene link



*Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. İsmi, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla verdiği örnekten geliyor: Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir.

 
posted by Binnur A. Ö. at 15:38 ¤ Permalink ¤ 2 comments
22.4.09
Korkuyorum demenin farklı bir yolu....

-Anne kuşlar niye şimşekten (gökgürültüsü) korkuyorlar?
-Akıllarıküçük olduğu için (beyin)
-Bizim aklımız da küçüüüük :(
 
posted by Binnur A. Ö. at 17:47 ¤ Permalink ¤ 3 comments
17.4.09
Sinapslar ve kararsız kalmış analar üzerine...



Elim kolum sandoviç ekmekleri, yulaf ezmesi ve domates suyu gibi bilimum paket ve kutularla dolu halde raflar arasında dolanırken, nerden geldiği belirsiz bir emre bilinçsizce itaat edermiş gibi rotamı hızla değiştiriyorum. Şimdi çocuk kitapları raflarının önündeyim. Normalde olması gerektiği şekilde elime alarak değilde, gözlerimle bir kitap seçiyorum kızıma. Hani on parmağında on marifettten kasıt bu mudur bilmem ama boşta kalan parmaklarımdan ikisinin arasına “başarıyla” kıstırıp kitabı, aceleyle kasa önüne seyirtiyorum.

Kucağımı dolduran diğer tüm gıdalardan çok daha elzem bir “gıda” bu iki parmağım arasındaki...

Babası ile alışveriş merkezinin koridorlarında dolanan kızım, elimdeki torbalara iştahla atılarak beklediğim soruyu soruyor:
“Bana şeker aldın mı?”

Ona kitabı uzatıyorum.

Ne mutlu bana, kitap şekerden daha değerliymiş gözünde.

Çocukla ilgilenmenin sınırları üzerine karışık duygular içindeyim. Çok değil yarım saat kadar önce arkadaşım, kızımın az çok okumayı sökmüş olduğunu farketti. “Vitrindeki yazıyı söktüm sökecem,” seviyesinde bir minik kıza odaklanmış iki kadın olarak biz, ve bizim o anki konuşmalarımız farkettim ki bende gurur yerine rahatsızlığa benzer duygular tetiklemekteydi.

Az çok savunmaya geçmiş buldum kendimi. Oysa ortada ne suçlayan vardı ne de suçlanan.
Çünkü sevmiyorum ben hırs küpü anaları. Ve çünkü sayılmak istemiyorum onlardan biri. Ve çünkü inanıyorum ki nasıl olsa hayatta herşey zamanı geldiğinde zaten olacak, okumayı sökememiş çocuk elbette kalmayacak. Ancak iki paragraf yukarı tekrar çıkarsak eğer “Çocukla ilgilenmenin sınırları üzerine karışık duygular içindeyim” ben...

Çünkü ben bir de ilgilenilen fidanların çok daha güzel çiçekler açtığını biliyorum. Ve bir de ben zeka denen kavramın beyindeki hücreler arasında ne kadar çok sinaps (bir nevi bağ) oluşup oluşmadığına bağlı olduğunu duyuyorum. Ve bir de ben sinaps denen değerli “şeyciklerin” belli bir yaştan önce çocuğa sağlanan bol uyaranlarla bereketlendiğini okuyorum (orda burada).

Bu durumda yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.

Devir sıradanlık devri değil. Ne güzel anlatıyor bunu Alain de Botton.
Sıradanlık üzerine böylesi net bir tanımlama fazla söze yer bırakmıyor. Bir ananın bilinçaltı haykırıyor :" Çoğalın sinapslar, yayılın sinapslar, sinapsına bereket evlat!"


Uzun bir günün sonunda kızımla yanyana yatağa uzanıyoruz.

Yepyeni kitabımızı açıyoruz.

Her resmin altında tek tek ismi yazıyor. Kızım kimin okuyor, kimini tahmin ediyor... Kitabı alan ben!


İşte bu yüzden kızımın okumayı kendi kendine söktüğünü söyleyemiyorum. Ve sökmediğini de...

İşin içinde onun çabası da var, benimki de....


Diyorum ki soranlara; çocuk bir şeyi istemeden- sormadan verilmesi taraftarı değilim, ama soruyorsa ve istiyorsa (öğrenmek) öğretmeye hazırım.


Okumayı sökmeye hevesli çocukların analarına öneriyor, istememişlerinkine önermiyorum :)



Alain de Botton'un kitabını okumak isteyene :




 
posted by Binnur A. Ö. at 12:28 ¤ Permalink ¤ 0 comments
14.4.09
 
posted by Binnur A. Ö. at 14:59 ¤ Permalink ¤ 0 comments